3 Eylül, saat 18:00
Ağustosun bitmesiyle birlikte Sonbahar başladı. Fakat
bu sadece takvimlere göre böyle. Hava bir hayli sıcak, güneş otobüs camından
girip tam yüzüme vuruyor. Elim otobüsün perdesini arıyor, fakat bulamıyorum.
Perdeden geçip otobüs bulduğuma şükrediyorum. Ben aslında sıcağa alışığımdır.
Zira bir güneyli olarak sıcağa alışık olmamak hatta sıcakla dost olmamak mümkün
değil. ‘O’ haberi aldığımdan beri sıcakla aram pekiyi değil.
Isparta’yı geçmemizle birlikte alışık olduğum o sarp ve yemyeşil ağaçlarla kaplı dağlar yerini çıplak, sarı ve oval dağlara bıraktı. Tamam coğrafya dersi gördük öğrendik bir şeyler, iklimi, yazları sıcak ve kurak, kışları kurak ve ayaz falan ama yeryüzü şekillerindeki bu keskin dönüşümü aklım pek almıyor açıkçası. Bu ‘bozkır’ denilen yeri ilk defa görüyorum ben.
Radyo’da Neşet Ertaş çıktı. Şoför sesi hafif açtı, sigarasını yaktı duman kelebek camından süzülüp gidiyor. Aslına bakarsak otobüste herkes sigara içiyor. Otobüsün içi sis perdesiyle kaplı, istemediğin kadar duman var, beğen beğenebildiğini, ama ben en çok kelebek camından süzüleni seviyorum, kendi sigaramın dumanından bile daha çok, ‘O’ nun dumanından bile daha çok. Neşet Ertaş demiştim, şimdi daha iyi anlıyorum onu, kahve tenini, yanık sesini, bu düzlükler kendi rengini vermiş ona, güneş pişirebildiği kadar pişirmiş sesini.
Bu düzlüklerde çeşitlilik aramaya gerek yok, bütün renkler aşağı yukarı aynı kapıya çıkıyor.
Isparta’yı geçmemizle birlikte alışık olduğum o sarp ve yemyeşil ağaçlarla kaplı dağlar yerini çıplak, sarı ve oval dağlara bıraktı. Tamam coğrafya dersi gördük öğrendik bir şeyler, iklimi, yazları sıcak ve kurak, kışları kurak ve ayaz falan ama yeryüzü şekillerindeki bu keskin dönüşümü aklım pek almıyor açıkçası. Bu ‘bozkır’ denilen yeri ilk defa görüyorum ben.
Radyo’da Neşet Ertaş çıktı. Şoför sesi hafif açtı, sigarasını yaktı duman kelebek camından süzülüp gidiyor. Aslına bakarsak otobüste herkes sigara içiyor. Otobüsün içi sis perdesiyle kaplı, istemediğin kadar duman var, beğen beğenebildiğini, ama ben en çok kelebek camından süzüleni seviyorum, kendi sigaramın dumanından bile daha çok, ‘O’ nun dumanından bile daha çok. Neşet Ertaş demiştim, şimdi daha iyi anlıyorum onu, kahve tenini, yanık sesini, bu düzlükler kendi rengini vermiş ona, güneş pişirebildiği kadar pişirmiş sesini.
Bu düzlüklerde çeşitlilik aramaya gerek yok, bütün renkler aşağı yukarı aynı kapıya çıkıyor.
Güneş yavaş yavaş batıyor. Fakat ben bir türlü
serinleyemiyorum. Bozkırın derinliklerine ilerledikçe daha çok sıcak basıyor.
‘O’ haberin verdiği sıkıntı yetmezmiş gibi şimdi bir de bozkır sıkıntısı
başladı. Neden sıktığını anlar gibiyim ama. Bozkır ‘O’ haberi aldıktan sonraki
bana benziyor çünkü. Ölü değil asla, ama yaşamıyor da, yarı ölü-yarı canlı.
Ağaçlar, otlar, ara sıra gördüğüm evler ve ev öbekleri yani gördüğüm her şey
yarı ölü- yarı canlı, tıpkı benim gibi.
Bunları düşünürken otobüs durdu, oturmaktan ağrıyan
bacaklarımı dinlendirmek için gözlerim gölgelik bir yer aradı, faka bu mola
değildi, jandarmaydı bu, çevirme vardı. Bu hiç iyi olmadı diye düşünürken
uyandım. Dalmışım. Günlerdir uyuyabildiğim ilk an, tam 12 dakikalık bir uyku.
Bu sırada otobüs durdu. Camdan hafif bir su sesi geliyor. Dışarı baktım,
kıraathanemsi bir yer ve yanında ufak bir çeşme. Cılız sarı bir köpek su
içiyor. Sen bari sarı olmasaydın diye düşünüyorum, ne olsaydı diyorum kendi
kendime aklıma başka renk gelmiyor. Otobüsten indim, bacaklarım ağrıyor, en
azından önümde oturan şişman kadın koltuğunu tam yatırmadı diye şükrediyorum.
İnsanlar tuvalete hücum ediyor, benim sigara dışında yeme-içme gibi insani
ihtiyaçlarım asgari seviyeye indiği için tuvalete gitmiyorum.
Mola bitti, artık simsiyah gecede ilerliyoruz.
Nadiren ışıklar görüyorum, köy olduklarını tahmin ediyorum, umuyorum. Sızdım.
Yaklaşık yarım saatte gördüğüm rüyalar beni kan ter içinde bırakmıştı, hemen
bir sigara yaktım, günlerce uykusuzluktan sonra, şimdi de bu rüyalar
başladı.’O’ nun olduğu rüyalar.
***
Sonunda bozkırın ve ülkenin merkezi Ankara’ya
vardık. Neden böyle bir yer bozkırın merkezi olur anlarım, ama neden ülkenin
merkezi olduğunu ne söylenirse söylensin anlamam mümkün değil. Ankara, ‘O’radan
önce ve ‘O’ndan önce son durak. Yaklaşık bir hafta Mamak ilçesinde kalacağım.
Mamak ortasından leş kokular içinde bir dere geçen ve belki de Ankara
gecekondularının merkezi. Gecekondulardaki bu aşırı renk cümbüşü bozkıra ters
olsa da, onu güzelleştirmiyor, aksine gamı kasaveti artırıyor. Eylül’ün
başındayız, fakat akşamları soğuk oluyor ve gecekondular akşam olduğu vakit
kömür sobası yakma yarışına girişiyor. Bakmayın adının kömür sobası olduğuna,
sonbaharın başındayız insanlar bu mevsimde yazdan arta kalan pisliklerini, çeri
çöpü, ellerine ne geçiyorsa yakıyorlar. Nefes almak mümkün değil…
***
Not: Bir kaç yıl oldu bunu yazalı, eğer yapabilirsem, burda devam edicem.
Not: Bir kaç yıl oldu bunu yazalı, eğer yapabilirsem, burda devam edicem.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder