27 Aralık 2013 Cuma

Bozkır Sıkıntısı

3 Eylül, saat 18:00
Ağustosun bitmesiyle birlikte Sonbahar başladı. Fakat bu sadece takvimlere göre böyle. Hava bir hayli sıcak, güneş otobüs camından girip tam yüzüme vuruyor. Elim otobüsün perdesini arıyor, fakat bulamıyorum. Perdeden geçip otobüs bulduğuma şükrediyorum. Ben aslında sıcağa alışığımdır. Zira bir güneyli olarak sıcağa alışık olmamak hatta sıcakla dost olmamak mümkün değil. ‘O’ haberi aldığımdan beri sıcakla aram pekiyi değil.
Isparta’yı geçmemizle birlikte alışık olduğum o sarp ve yemyeşil ağaçlarla kaplı dağlar yerini çıplak, sarı ve oval dağlara bıraktı. Tamam coğrafya dersi gördük öğrendik bir şeyler, iklimi, yazları sıcak ve kurak, kışları kurak ve ayaz falan ama yeryüzü şekillerindeki bu keskin dönüşümü aklım pek almıyor açıkçası. Bu ‘bozkır’ denilen yeri ilk defa görüyorum ben.
Radyo’da Neşet Ertaş çıktı. Şoför sesi hafif açtı, sigarasını yaktı duman kelebek camından süzülüp gidiyor. Aslına bakarsak otobüste herkes sigara içiyor. Otobüsün içi sis perdesiyle kaplı, istemediğin kadar duman var, beğen beğenebildiğini, ama ben en çok kelebek camından süzüleni seviyorum, kendi sigaramın dumanından bile daha çok, ‘O’ nun dumanından bile daha çok. Neşet Ertaş demiştim, şimdi daha iyi anlıyorum onu, kahve tenini, yanık sesini, bu düzlükler kendi rengini vermiş ona, güneş pişirebildiği kadar pişirmiş sesini.
Bu düzlüklerde çeşitlilik aramaya gerek yok, bütün renkler aşağı yukarı aynı kapıya çıkıyor.
Güneş yavaş yavaş batıyor. Fakat ben bir türlü serinleyemiyorum. Bozkırın derinliklerine ilerledikçe daha çok sıcak basıyor. ‘O’ haberin verdiği sıkıntı yetmezmiş gibi şimdi bir de bozkır sıkıntısı başladı. Neden sıktığını anlar gibiyim ama. Bozkır ‘O’ haberi aldıktan sonraki bana benziyor çünkü. Ölü değil asla, ama yaşamıyor da, yarı ölü-yarı canlı. Ağaçlar, otlar, ara sıra gördüğüm evler ve ev öbekleri yani gördüğüm her şey yarı ölü- yarı canlı, tıpkı benim gibi.
Bunları düşünürken otobüs durdu, oturmaktan ağrıyan bacaklarımı dinlendirmek için gözlerim gölgelik bir yer aradı, faka bu mola değildi, jandarmaydı bu, çevirme vardı. Bu hiç iyi olmadı diye düşünürken uyandım. Dalmışım. Günlerdir uyuyabildiğim ilk an, tam 12 dakikalık bir uyku. Bu sırada otobüs durdu. Camdan hafif bir su sesi geliyor. Dışarı baktım, kıraathanemsi bir yer ve yanında ufak bir çeşme. Cılız sarı bir köpek su içiyor. Sen bari sarı olmasaydın diye düşünüyorum, ne olsaydı diyorum kendi kendime aklıma başka renk gelmiyor. Otobüsten indim, bacaklarım ağrıyor, en azından önümde oturan şişman kadın koltuğunu tam yatırmadı diye şükrediyorum. İnsanlar tuvalete hücum ediyor, benim sigara dışında yeme-içme gibi insani ihtiyaçlarım asgari seviyeye indiği için tuvalete gitmiyorum.
Mola bitti, artık simsiyah gecede ilerliyoruz. Nadiren ışıklar görüyorum, köy olduklarını tahmin ediyorum, umuyorum. Sızdım. Yaklaşık yarım saatte gördüğüm rüyalar beni kan ter içinde bırakmıştı, hemen bir sigara yaktım, günlerce uykusuzluktan sonra, şimdi de bu rüyalar başladı.’O’ nun olduğu rüyalar.
***
Sonunda bozkırın ve ülkenin merkezi Ankara’ya vardık. Neden böyle bir yer bozkırın merkezi olur anlarım, ama neden ülkenin merkezi olduğunu ne söylenirse söylensin anlamam mümkün değil. Ankara, ‘O’radan önce ve ‘O’ndan önce son durak. Yaklaşık bir hafta Mamak ilçesinde kalacağım. Mamak ortasından leş kokular içinde bir dere geçen ve belki de Ankara gecekondularının merkezi. Gecekondulardaki bu aşırı renk cümbüşü bozkıra ters olsa da, onu güzelleştirmiyor, aksine gamı kasaveti artırıyor. Eylül’ün başındayız, fakat akşamları soğuk oluyor ve gecekondular akşam olduğu vakit kömür sobası yakma yarışına girişiyor. Bakmayın adının kömür sobası olduğuna, sonbaharın başındayız insanlar bu mevsimde yazdan arta kalan pisliklerini, çeri çöpü, ellerine ne geçiyorsa yakıyorlar. Nefes almak mümkün değil…

***

Not: Bir kaç yıl oldu bunu yazalı, eğer yapabilirsem, burda devam edicem.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder