Eğer bu bozkır bensem, geceyi geçirdiğim bu karanlık oda da benim kalbimdir, yani bozkırın kalbindeyim diye düşündüm. Kendi yaptığım benzetmenin kötülüğüne güldüm kendi kendime. Güneş doğalı ne kadar oldu bilmiyorum, zamanın hiç bir önemi yok artık benim için, günler saatlerden değil sadece gece ve gündüzden ibaret.
Bir müddet sonra üst kattan sesler gelmeye başladı, anladım ki kahvenin açılma zamanı geldi. Ö kapıyı aralayıp içeri sokuldu sessizce, uyanık olduğumu görünce günaydınları, iyi uyuyabildinmileri, oh oh çok iyileri sıraladı. Hadi çay birazdan hazır olur kahvaltı yapalım deyip yukarı çıktı. Yüzümü yıkayıp yukarı çıktığım da ilk müşteri gelmişti bile, ardında ikincisi selam verip içeri girdi . Bunlar kapıda mı yatıyor diye sordum, bazen sabah dükkanı açmaya geliyorum kapıda bekliyor oluyorlar dedi, güldük. Sabahın köründe bir insan neden kahveye gelir diyecek oldum, kahvede yatan bir adam olarak soracağım soru kendime bile mantıklı gelmedi. Sonra kıraathanenin kahvehaneye daha sonra kahveye hatta Ankara ağzıyla gaveye dönüşmesini düşündüm. Simit var diye bir ses duydum, kapıdan kafasında bir tabla üstünde simitlerle bir adam içeri girdi. Ö atıldı ve iki simit ver bize dedi. Ankara simidi bu, bulamazsın her yerde dedi. Çay koydu, biraz beyaz peynir, zeytin, domates, salatalık, iki de haşlanmış yumurta çıkardı poşetlerden. Simit gerçekten güzeldi. Çok yiyemedim, bir sigara yaktım. Ö buna da sinirlendi ama ses etmedi.
Dükkan her geçen vakit kalabalıklaştı, sigara dumanı vakit geçtikçe daha da çoğaldı. Ö yardım etmeme gerek olmadığını söylesede tuttum işlerin ucundan, oraya elli iki ver, buraya ıstaka ver, şuranın boşunu al, yancıların tek çayını ver derken öğle ezanı okundu. Bunu duyan bir kısım müşteri oyunu yarıda bırakıp, yerine birilerini koymaya çalışırken, bir kısmı Allah affetsin deyip oyuna devam etti. Bir kısmınınsa umrunda bile olmadı. Şu kahveler ilginç yerler doğrusu, her türden adamı burada görmek mümkün.
Bir ara bahçedeki masalardan birine çay verirken, yan masadaki adamların yoldan geçen oldukça kötü giyimli bir kadını gösterip kendi aralarında gülüştüklerini gördüm. Bu gülüşmeler oldukça can sıkıcı geldi bana, Ö ye gidip kadının kim olduğunu sordum, Deli Hatice olduğunu söyledi. Mahalleye nereden geldi bilmiyoruz, otuzlu yaşlarda olması muhtemel dedi, bundan onbeş yıl önce bir anda çıkmış ortaya, polise bildirmişler, kimini kimsesini bulamamışlar dedi. O zamandan beri de sokaklarda kalırmış, ara sıra da Hatice'ye acıyan bazı mahalli evine alır, karnını doyurur, yıkar, yine sokağa salarmış. Kimseye bir zararı dokunmaz, çok zaruri olmadıkça konuşmaz dedi. O sırada Deli Hatice tekrar dükkanın önünden geçti. Ö Haticeyi çağırdı, bahçedeki masalardan birine oturttu. Bana üç şekerli bir çay yapıp vermemi söyleyip eve yemek getirmeye gitti. Gerçekten hiçbir şey yemek istemiyordum, ama bunu Ö ye söyleyip tartışmak istemedim. İçeri girip çayı hazırladım, kadının önüne bıraktım. Hatice oldukça kilolu görünüyordu, ama bunun nedeni sanırım kat kat üstüne giydiği eski kıyafetlerdi ve uzun zamandır mahalleli evine almıyor herhalde diye düşündüm, çünkü yaklaştığımda ağır bir koku yayılıyordu kadından. Fakat yüzüne baktığımda çok şaşırdım, kir içindeki alacalı yüzününde iki buz mavisi göz ve gözlerinde hüzün vardı.
Çayını içti, hiçbir şey söylemeden kalktı, yola koyuldu. Ben arkasından bakarken, Ö elinde tepsiyle göründü.
****